Yolcu #4
Bir Mekteb-i Sultani öğrencisinin cepheye gitmeden önceki son 24 saatini anlatmaya çalışıyorum hikayemde. Türkçe hikaye yazmak isteyenler içinde bir açılış olur. Farklı tarzda içerikler üretmenin hem yazar hem de okur için iyi olacağını düşünüyorum.
Geceler herkesin en yakın dostudur, sırdaşıdır derler. Uyku tutmadığında kuracağınız hayallerin yoldaşı, umutlarınızın, kaygılarınızın hatta pişmanlıklarınızın bazen tek bilenidir. Ve eğer ertesi sabah dönülmez bir yola çıkacaksanız o son geceniz daha bir mühim daha bir uzun olur. Zaman sanki bir daha bu fırsatı yakalama şansınız olmayacakmış gibi yavaş geçer. Sabah adım atmayı henüz öğrenmemiş bir bebek gibi sürünüp emekleyerek gelirken, saatler ezelden beri içiyor olmanın verdiği sarhoşlukla sızıp kalır yanı başınızda. Ne sabah yeterince hızlıdır gelmek için, ne de saatler yeterince ayıktır sabahı görmek için.
Şu an da benim vaziyetim de tam böyleydi aslında; yatağım bana dar geliyor, yıllardır yoldaşım olan geceler beni sıkı sıkıya sarıp sabahın kollarına teslim etmek istemiyordu. Sonunda bu çetin mücadeleyi kazanan gece oldu. Ben yatağımdan kalkıp lambamın ışığını hafiften açarken, odam beni ilk kez böylesine çaresiz görüyordu. Titreyen lambamın solmuş ışığında küçük çalışma masamın üzerinde ki kâğıt ve kelemi alıp Gülbahar için hem veda hem de hatıra niteliğinde bir mektup yazmaya başladım. Hiç olmazsa kelimeler son kez sahneler sevdamı boş kâğıtlara diye düşündüm.
“Yârim, sevdiğim… Bu satırlar, bu kelimeler yüreğimden taşan duyguları nasıl dile getirecek? Bana hangi harfler yoldaş olacak? Bu boş sayfalar mı bana rehberlik edecek? İnan ki bilmiyorum. Ama gidişimden sonra sana beni hatırlatacak bir şey kalsın istiyorum. Ya da belki gidişime saatler kala yanımda keşke’lerimi de götürmemek için sana hiç söyleyemediğim şeyleri yazmak istiyorum.
Hani gönüllü olarak orduya yazıldığım gün bana demiştin ya ‘Sen içindeki savaşı sonlandırmak için cepheye gidiyorsun.’ diye. Haklıydın be sevdam, yine haklıydın. Her sabah gözlerimi kara günlere açmak, her gece giderek kararan geleceğe ışık tutamamak artık dayanılmaz bir işkence haline gelmişti benim için. Güneşin her doğuşu ile zihnimi bir harabeye çeviren savaşın ateşkesi sona eriyor ve ardı ardına patlıyordu sorular düşlediğim geleceğin ortasında. Bu bitmek bilmeyen amansız yıkama inan direnmeyi denedim. Bu savaşa son vermeye, her şeyi oluruna bırakmaya çalıştım ama olmadı…
Ne gelecek daha aydınlık oldu ne de zihnimi kuşatan bu mecburiyet son buldu. O yüzden şimdi cepheye Çanakkale’ye gidiyorum. Kendim için, senin için, korkusuzca kurmayı özlediğim o hayaller için. Ne sana benzesin istediğim çocuklarımızın ne de herhangi bir çocuğun bu işgali, bu çaresizliği tatmaması için gidiyorum. Orada sadece düşmanla değil sensizlikle de savaşacağım ve belki de sensizlik düşmandan daha ağır darbeler indirecek yüreğime...”

Kelimelerimin ağırlığı altında ezilen mektubu katlayıp sabah yola çıkarken yanıma alacağım eşyaların üstüne görünür bir şekilde koyup, odamı tekrardan karanlığa teslim edip yatağıma uzandım. Ömrü hayatımın hatırı sayılır bir kısmı bu oda da geçmişti. Gülbahar’a yazdığım onlarca sevda kokan şiire sırdaşlık eden bu mütevazı masa, geceyi sabaha teslim edene kadar beni koynuna alan bu şefkatli yatağım, yıllarca gururla giyindiğim mektep üniformalarımı heybetli duruşu ile içinde barından gardırobum… Hepsi çeşit çeşit sevincime, kederime ve hatırama şahitlik etmişti. Belki onları bile özleyecektim gittiğim vakit, belki de hiç aklımın ucundan bile geçmeyeceklerdi…
Sabah ezanı okunurken ben çoktan parçalı uykumdan sıyrılıp yola çıkacağım elbiselerimi giyinmiştim. Derin bir nefes alıp içine yüreğimi sarıp kuşatmış olan tüm karmaşayı hapsedip geri verdim ve salona geçtim. Annem kahvaltıyı hazırlamış babam ile beni beklemeye koyulmuştu. Zor olan gitmek miydi yoksa geride kalmak mı? Umut en çok gideni mi zehirlerdi yoksa kalanı mı? Bu manzara karşısında duygulanmamak mümkün müydü acaba? Yıllarca sayısız fedakârlıkla yetiştirip büyüttüğün evladını ölüme, savaşa göndermek kim bilir ne kadar zor ve dayanılmaz bir halet-i ruhiye içine sokmuştu onları. Tahsilini tamamlayışını, bir işe girip elinin ekmek tutuşunu, mürüvvetini, çocukları ile gülüp eğlenişini görememe olasılığının getirdiği o kırılıp, sökülüp atılmaz ağırlık ile nasıl geceler sabaha dönerdi? İçine birkaç parça elbise koyduğum torbayı yere bırakıp babamın eline sarıldım.
“Hakkını helal et babam.”
“Helal olsun oğlum, helal olsun. Bir baba evladı ile ancak bu kadar gurur duyabilir.”
“İyi ki varsın babam. Allah seni başımızdan eksik etmesin.”
“Gittiğin gibi gel evladım, başın dik yüreğin ferah olsun.”

Babam ile daha önce hiç sarılmadığım kadar sarılıp insana güç veren o hissi elimden geldiğince uzun tadıp ardından hep birlikte kahvaltı yaptık. Son kez vedalaştıktan sonra evden ayrıldım. Birliğin toplanma yerine gitmeden önce Kerim ve Gülbahar ile vedalaşacaktım. Önceden anlaştığımız üzere her zaman gittiğimiz pastanenin önüne geldim. Çok geçmeden Kerim ve Gülbahar’da geldi pastaneye. Elimdeki torbayı yere bırakıp koşarak Gülbahar’a sıkıca sarıldım. Yüreğimi tazeleyen o bahar kokusunu doya doya içime çekerken Gülbahar buğulanan gözleri ile bana bakarak:
“En başta belirteyim seninle vedalaşmaya gelmedim. Çünkü vedalar ayrılıklara yakışır, ama biz ayrılmıyoruz. Hiçbir savaş, hiçbir güç sana veda edecek kadar beni umutsuzluğa düşüremeyecek.”
“Düşüremeyecek sevdiğim, düşüremeyecek.”
“Bana hep ‘Hayatımın baharısın.’ dedin. Gülüşlerimiz beraber çiçek açtı, şimdi de gözyaşlarımız beraber solacak. Yüreğin cephede atarken aklın burada kalmasın sevdiğim.”
“Gülbahar, sevdam… Ardımdan düşen tek bir damla gözyaşın için cihanı topa tutarım, bensizken kulağına fısıldayan hasreti nefessiz bırakırım. Ben dönene değin sana yarenlik etsin diye bu mektubu yazdım. Ama bunu şimdi açma. Ne zamanki yüreğin daralır o zaman beni, bizi, bizi bekleyen geleceği hatırlamak için açarsın.” Elimde ki mektubu uzattım ve tekrar sarıldım boynuna, saçlarının kokusu ile ciğerlerimi tekrar doldurdum. Gülbahar’ın ardından Kerim utana sıkıla yanıma geldi. Yüzünde her zamanki o muzip gülümseyişine yer açarak:
“Döndüğünde bana da böyle süslü ve edebi cümleler kurmayı öğreteceksin değil mi?” dedi. Kerim ve bu ince nükteleri her zaman insanın yüzünü güldürmeyi başarırdı. Hayat da umarım onu güldürür her daim.
“Sana öyle sözler öğreteceğim ki, genç kızlar seni Muallim Naci’nin talebesi sanacaklar.” Bu sözlerime Kerim öyle içten gülümsedi ki bir yanım onun böylesine her an her koşulda mutlu olabilmesine sevinirken diğer yanım ise gıpta etti.
“Gülbahar sana emanet kardeşim ona iyi bak.”
“Sen de kendine iyi bak kardeşim, gittiğin gibi dön. Gözün arkada kalmasın.”
“Hakkını helal et.”
“Helal olsun kardeşim. Sende helal et.”
“Eğer varsa helal hoş olsun.”
Kerim ile de son kez sarılıp vedalaştıktan sonra Çanakkale’ye gidecek gönüllü birliğinin toplanma yerine doğru yola koyuldum.


Yine mükemmel. Gerçekten merakla beklediğim ve bir solukta okuduğum nadir yazılardan.
Congratulations! This post has been upvoted from the communal account, @minnowsupport, by monomyth from the Minnow Support Project. It's a witness project run by aggroed, ausbitbank, teamsteem, theprophet0, and someguy123. The goal is to help Steemit grow by supporting Minnows and creating a social network. Please find us in the Peace, Abundance, and Liberty Network (PALnet) Discord Channel. It's a completely public and open space to all members of the Steemit community who voluntarily choose to be there.
If you like what we're doing please upvote this comment so we can continue to build the community account that's supporting all members.