Yolcu #3

in #tr9 years ago (edited)

Bir Mekteb-i Sultani öğrencisinin cepheye gitmeden önceki son 24 saatini anlatmaya çalışıyorum hikayemde. Türkçe hikaye yazmak isteyenler içinde bir açılış olur. Farklı tarzda içerikler üretmenin hem yazar hem de okur için iyi olacağını düşünüyorum.

>> Yolcu #1
>> Yolcu #2



Odamın açık kapısından annemin elinde okul üniformam ile girmesi ile daldığım bu derin ve bir o kadar çözüme muhtaç sorunlar silsilesinden çıkmış oldum. Kucağında sıkıca tuttuğu üniformam ile yanıma oturdu. Nemli gözleriyle sanki son kez bakıyormuş gibi aceleye mahal vermeden yüzümü en ince detaylarına kadar inceledi. Yüzünü buruk bir gülümseyiş kaplarken o ilk damla kirpiklerini aşıp usulca yanağından aşağı süzüldü.

“Eksik bir şey var mı diye eşyalarına bakarken gözüme takıldı.Okul üniforman… Öyle mahzunca bir köşede duruyordu.”
Daha geçen sene Mayer mağazasından aldığımız; hazır olarak dikilmiş, ceket ve pantolondan ibaret olan, redingortvari uzun ve siyah bir üniformaydı bu. Ceketin önünü ve yakasını saran ince kırmızı zırha dokundum. İlk kez üniformayı giydiğimde hissettiklerimi hatırlamak yüzümde tatlı bir tebessüm oluşturdu. Ardından annemin kederli bakışları ile karşılaştım ve dudaklarım utandı. Onun tek bir buğulu bakışı beni de hüzünlendirmeye yetmişti. Sağ elimle annemin yanağından süzülen o küçük billur tanesini ürkekçe sildim.
“Mayer ’den beraber almıştık.” dedim. Kelimeler boğazıma takılmış çıkmak bilmiyorlardı. Annem o günü hatırladığından ötürü önce hafifçe gülümsediyse de sonra yine o eski buruk ve yarım kalmış haline geri döndü.
“O gece baban üniformana bakmış ve ‘Bu üniformanın içinde bitirecek tahsilini aslan oğlum.’ demişti gülerek. Babanın gözlerini sadece sen doğduğunda o kadar ışıl ışıl ve canlı görmüştüm.” Annem bunları söyledikten sonra hıçkıra hıçkıra ağlayarak boynuma sarıldı. O ağlayınca bende duygularım üstünde ki hâkimiyetimi kaybedip, cepheye gitme kararı aldığım günden beri içimde biriken, birbirine girip düğüm olmuş onlarca duyguyu serbest bırakıp ağlamaya başladım.
“Yapma böyle anam, yapma…”
“Git oğlum, git aslanım. Sana gitme, kal dersem çarşıda pazarda diğer kuzuların analarına nasıl bakarım. ”
“Göğsünü gere gere çık çarşıya pazara canım anam. Sen değil, evinde oturup haber bekleyenler, saklanıp kaçanlar, düşmana destek olanlar utansınlar anam... Oğlum vatanı milleti için gitti de. Dönerse gazi dönmezse şehittir de.”

Ana oğul biraz dertleştikten sonra annem salona geçti bende zihnimde fütursuzca doğan onlarca cevapsız soru ile yatağıma çekildim. Babam ile bu gece hiç konuşmamıştık, istesek de konuşamazdık zaten. Ne o metanetini bir köşeye bırakıp yüreğine hapsettiği duygulara bir seferlik dahi olsa özgürlüklerini verip yanıma gelebilirdi, ne de ben beni içinde tasavvur ettiği geleceği yerle bir ettiğimden ötürü karşısına çıkabilirdim. Babam hep Mekteb-i Sultani ’yi iyi bir derece ile bitirip bankada işe başlamamı istiyordu. Kendisi her ne kadar feshanede müdürlük yapıyor olsa da bankada çalışan birden fazla ahbabı vardı. Her fırsatta onlarla arasında geçen kimi zaman eğlenceli kimi zaman ciddi ve bilgi verici konuşmaları bana anlatarak beni bankacılığa heveslendirmeye çalışırdı. Fakat ben babamın bu hayalini belki de hiç gerçekleştiremeyecektim. Belki de yarın çıkacağım yoldan hiç geri dönemeyecektim. Bu inkâr edilemez gerçeğin en başından beri farkındaydım lakin gidişime saatler kala, kabullenilmiş ve belki de gerekli olan bu son insanın uykularını kaçırmaya muvaffak olabiliyordu. Saatler sonra ailemden, arkadaşlarımdan, dostlarımdan ve sevdiğimden ayrılıp benim gibi binlerce kişi ile birlikte Çanakkale’ye, savaşın kalbine doğru yola çıkacaktım. Zihnimin en ücra köşesinde dahi yeşerip varlığını muhafaza eden bu düşüncenin belki de en zor kısmı ya da henüz aşamadığım tek kısmı Gülbahar ile vedalaşmaktı muhakkak.

Gülbahar adı gibi bir kızdı; sürekli gülümseyen, bakışları ile yüreğinize bahar getiren birisi. Gülbahar’ı ilk kez mektebin lise kısmına henüz geçmişken görmüştüm. Yine bir hafta sonu eve yeni gelmişken babam kolumdan tuttuğu gibi beni yeni iş yerine, feshaneye götürmüştü. Her ne kadar mektepte ekonomi dersi görürken yeni açılan fabrikalardan ve onların ehemmiyetinden bahsedilse de hayatımda ilk kez bir fabrika görüyordum. İçerisinde kocaman makineler, fes kalıpları ve hazırlanmış binlerce fes barındıran muazzam bir arı kovanı vardı karşımda. Biz fabrikayı gezerken başka bir adamla çocuğu geldi yanımıza. Adam babamın bankadan tanıdığı ve bana sürekli bahsettiği ahbaplarından birisi olan Akif Bey’imiş. Tesadüfe bakın ki Akif Bey’in de benimle akran olan oğlunu fabrikayı gezdiresi tutmuş. (Sonradan öğrendiğime göre bu buluşmayı babam sırf bankacı Akif Bey ile tanışmam için ayarlamış.)

Babam ve Akif Bey dönüş yolunda ekonomi hakkında derin bir sohbete dalarken ben ve Akif Bey’in oğlu Kerim kaynaşmaya başlamıştık. Kerim Beyoğlu’nda bulunan İtalyan Lisesi’ne gidiyordu. Yol boyunca okullarımız hakkında konuşup durduk. Babalarımız bizim böyle iyi anlaşmış olmamızdan memnun olmuş gibi arada sırada dönüp bize bakıp gülümsüyorlardı. O gün Kerim ile bir sonraki hafta sonu Beyoğlu’nda bulunan bir pastanede buluşmaya karar verdik. İşte Gülbahar’ı ilk kez o pastanede Kerim’in yanında gördüm. Gökyüzünü kıskandıracak kadar mavi olan gözleri bütün merakı ile beni süzerken, kestane rengi bukleleri olan kısa saçları, esen hafif rüzgârda dalgalanıyordu. Kerim’in sınıf arkadaşı olan henüz tanımadığım bu kızın şaşkın ve sempatik gülümseyişi ile donup kalmıştım oracıkta. Kerim arkadaşının da bize katılmasının sorun olup olmayacağını sorduğunda ben gözlerimi Gülbahar’dan alamıyor, sırıtıyordum. Gülbahar bu komik ve utanç verici halim karşısında gülümseyerek elini uzatıp:
“Merhaba, ben Gülbahar.” dediğinde kalbim yerinden fırlayacak gibi atmaya başlamıştı.

İşte sevdiğim kızla, Gülbaharım ile böyle tanışmıştık ve o günden sonra her hafta sonu o pastanede buluştuk. Ona karşı içimde beslediğim tüm masum duyguları yine o pastanede itiraf ettim. Ve şimdi geriye dönüp baktığımda, iyi ki babam benim bankacı olmamı bu kadar çok istiyordu diyebiliyorum. Yatağın içinde uyku tutmayınca böyle geçmiş güzel günleri hatırlamak insanı gidişinin arifesinde daha da duygulandırıyordu. Lakin henüz çözümlenmemiş bazı sorunları da tekrar gün yüzüne çıkarıyordu. Henüz gitmeden ailem için Gülbahar için bu kadar endişe ediyor, kaygılanıyorsam gittiğimde ne yapardım ben? Cephede düşman ile boğaz boğazayken onları ve özlemlerini yüreğimden nasıl söküp atardım? Onlardan haber almadan günler haftalar nasıl geçerdi? Geride bıraktıklarımın hasreti beni ölümün kıyısında hayatta tutan şey mi olacaktı, yoksa ölümüme neden olacak olan bir dikkatsizliğin sebebi mi?


Sort:  

Elinize sağlık. Büyük bir keyifle okumaya devam ediyorum.

Teşekkür ederim :)

Congratulations! This post has been upvoted from the communal account, @minnowsupport, by monomyth from the Minnow Support Project. It's a witness project run by aggroed, ausbitbank, teamsteem, theprophet0, and someguy123. The goal is to help Steemit grow by supporting Minnows and creating a social network. Please find us in the Peace, Abundance, and Liberty Network (PALnet) Discord Channel. It's a completely public and open space to all members of the Steemit community who voluntarily choose to be there.

If you like what we're doing please upvote this comment so we can continue to build the community account that's supporting all members.

Coin Marketplace

STEEM 0.04
TRX 0.33
JST 0.078
BTC 62741.70
ETH 1659.93
USDT 1.00
SBD 0.42