Yolcu #5 (Final)

in #tr9 years ago

Bir Mekteb-i Sultani öğrencisinin cepheye gitmeden önceki son 24 saatini anlatmaya çalıştığım hikayemde finale geldim. Türkçe hikaye yazmak isteyenler içinde bir açılış olur. Farklı tarzda içerikler üretmenin hem yazar hem de okur için iyi olacağını düşünüyorum.

>> Yolcu #1
>> Yolcu #2
>> Yolcu #3
>> Yolcu #4



Gülbahar’dan ayrılırken sanki bir parçam kopmuştu, etrafımda yüreğimdeki ihtilalden habersiz şekilde akan hayata inat adımlarım beni birliğin toplanmaya yerine getirmeyi başarmıştı. Başta İstanbul olmak üzere tüm Trakya’dan iki bine yakın gönüllünün katıldığı birlik şehrin dışında ki bu bölgede toplanmıştı. Ve şimdi bende onlardan birisiyim artık. Her biri yoldaşım, dava arkadaşım hatta sırdaşım olacaktı. Alanda onlarca irili ufaklı çadır, atlar için yapılmış küçük bir çit örgü ve etrafta koşuşturan yüzlerce asker vardı. Alanın hemen girişine kurulmuş küçük bir masanın başında ki yaşıtım sayılacak kadar genç gösteren askere yaklaşıp:
“Kolay gelsin kardeş. Daha önceden gönüllü olarak kaydolmuştum, 1042 numara. “
“Kayıtlı gönüllüler ileride ki alanda toplanacak. Buradan düz devam edin 5-6 çadır sonrasında görürsün zaten kalabalığı.”
“Eyvallah, kolay gelsin.”

Yaşıtım olan gençlerin vatanın müdafaası için canlarını hiçe sayıp, canından çok sevdiklerini geride bırakarak orduya katıldığını görmek her ne kadar ülkenin içinde bulunduğu durumun ne derece müşkül ve vahim olduğunu gösterse de umudun hala var olduğunu da hissettiriyordu. Genç askerin gösterdiği yere vardığımda kimisi benim yaşlarımda kimisi benden de küçük onlarca genç sıraya girmiş görevli bir subayın sorularına cevap veriyorlardı. Bende hızlı adımlarla kuyruğun sonuna geçip sıranın bana gelmesini bekledim. Görevli subay sırası ile herkese çeşitli sorular sorup aldığı cevaplara göre gönüllüleri gruplara ayırıp cephede alacakları görevi tayın ediyordu. Uzun bir müddet sonra sıra bana geldiğinde görevli subay yorulmuş gözleri ile beni süzmeye başladı.

“Kayıt numaran?”
“1042 komutanım.”
“Tahsil durumun?”
“Mekteb-i Sultani, Lise 3 komutanım.”
“Bildiğin başka lisan var mı?”
“İngilizce ve Fransızca komutanım.”
“Silah kullanmayı biliyor musun?”
“Evet komutanım.”
Babamla her yıl sonbahar ve ilkbaharın başında olmak üzere yılda iki defa ava çıkardık. İlk başlarda ben küçük olduğumdan ötürü keklik avlardık ve ben sadece izlerdim. Fakat yıllar geçip ben büyüdükçe gelenekselleşen bu avlarda bana düşen görev arttı ve bir müddet sonra artık tek başıma domuz avlayacak kadar ilerlemiştim bu işte.

“Cephe gerisine yazdım seni. Oraya vardığımızda gerekli göreve tayin edecekler seni.” Görevli subayın bu sözü kalbimin deli gibi atmasına sebep olmuştu. Cephe gerisinde hayati tehlikem daha azdı. Gülbahar ile kurduğumuz düşlere, evime, aileme, dostlarıma daha yakındım fakat ön saflarda onlarca vatan evladı şehit düşerken ben sadece onlardan daha fazla tahsil gördüm diye daha güvende olmayı hak ediyor muydum? Görevli subayın usanmış bir şekilde “Sırada ki.” demesi ile içimi huzursuz eden bu düşünceden sıyrılıp cephe gerisine yazılan diğer gönüllerin toplandığı tarafa doğru gittim.Hepsi bir arada oturmuş hararetli bir şekilde bir şeyler anlatan çocuğu dinliyordu. Selam verip bir kenara oturup bende dinlemeye başladım. Kaytan bıyıklı, kısa saçlı, tombul kırmızı yanakları olan biraz irice bir gönüllü heyecanlı bir şekilde bir hikâye anlatıyordu.

“ … Sonra zabit namzedi olarak Çanakkale’de bulunan bu cevval Mehmed Muzaffer, alay komutanınca alayın otomobil ve kamyon lastiği ihtiyacını tedarik etmesi için İstanbul’a gönderilir. İstanbul’a gelen Mehmed Muzaffer uzun süre arayıp, sorup soruşturduktan sonra Karaköy’de bir Yahudi tüccarda aradığı malzemeleri bulur. Fiyat her ne kadar fahiş olsa da Yahudi ile anlaşan Muzaffer gerekli parayı almak için alay komutanının verdiği Erkan-ı Harbiye Riyaseti ’ne hitaben yazılı olan bir tezkere ile Erkan-ı Harbiye’ye gitmiş. O memur senin bu memur benim, böyleyken böyle diye anlata anlata en son yaşlıca bir kaymakamın huzuruna gelmiş Mehmed Muzaffer. Kaymakam efendi tezkereyi okumuş yüzü asılmış ve hışım dolu bakışları ile Muzaffere bakarak ‘ Bana bak oğlum, ben askerlerin ayağına postal, sırtına kaput alacak parayı bulamıyorum. Sen otomobil lastiğinden bahsediyorsun. Hadi yürü git, insanı günaha sokma… Para mara yok…’ demiş.”
“Cidden öyle mi demiş kaymakam efendi?” diye araya girdi şaşkın bakışlı, gür bıyıklı, yaşça hepimizden büyük gösteren bir başka gönüllü.

“Harfi harfine böyle demiş. O da haksız sayılmaz şimdi memleket olarak çok zor zamanlar geçiriyoruz.”
“Ee daha sonra ne olmuş?” dedi sabırsızca bir başka gönüllü.
“Parayı alamayan Mehmed Muzaffer Harbiye Nezareti’nin bahçesinde yürürken kara kara ne yapacağını düşünüyormuş. Almanların verdiği iki Mercedes-Benz kamyon ve iki binek arabası lastiksizdir neticede. Ayrıca alaya eli boş da dönemezdi, bir hal çaresini bulmalıydı bu işin muhakkak. İşte tam o sırada Muzafferin aklına bir cinlik gelir. Altın para veremiyor olabilir tüccara lakin kâğıt para verebilirdi.”
“Hani para alamamıştı kaymakam efendiden?”
“Anlatıyoruz işte ne araya girip durursun?” dedi konuşmaktan yanakları iyice kızaran gönüllü.
“O gece Muzaffer kâğıt para ile aynı kalitede ve ebatta bir kâğıda çini mürekkebi ve boya kullanarak gerçek paradaki her bir şeyin kopyasını çizer. Sabaha kadar bununla uğraşan Muzaffer sabah Yahudi’nin yanına ilk bakışta ayırt edilemeyecek kadar iyi hazırlanmış sahte yüzlük kaime ile gider ve alayın ihtiyaç duyduğu her malzemeyi alıp ilk vapur ile Çanakkale’ye alayına geri döner. Üç gün sonra parayı bozdurmak için Osmanlı Bankası’na giden Yahudi paranın sahte olduğunu öğrenir. Gerçek 100 kaimenin üstünde bildiğiniz gibi ‘Bedeli Dersaâdet’te altın olarak tesviye olunacaktır.’ yazarken, Muzafferin hazırladığı sahte parada ‘Bedeli Çanakkale’de altın olarak tesviye olunacaktır.’ yazıyormuş.”
“Vay be. Helal olsun Mehmed Muzaffer’e.”
“Sende iyi anlattın hikâyeyi ağzına diline sağlık kardeş.” Hikâyeyi anlatan gönüllü tevazu ile gülümserken daha da kızarmıştı bu iltifat karşısında.
“Hangi mekteptenmiş peki Mehmed Muzaffer ya da mektebe gidiyor muymuş?” diye sordu sıska bir genç.
“Böylesine cevval ve zeki birisi elbet gidiyordur mektebe.”
“Gidiyordur muhakkak.”
“Orasını bilmiyorum ben, bana anlatan mektebinden bahsetmedi.” dedi mahcup olmuşça hikâyeyi anlatan genç.
“Mekteb-i Sultani’lidir, Mehmed Muzaffer.” dedim. Söylerken bile gurur duymuştum. Barış döneminde eğitimi ve yetiştirdiği talebeleri ile nam salan okulum savaş dönemi yetiştirdiği kahramanları ile adından söz ettiriyordu.
“Sen nereden biliyorsun ki?” dedi soruyu soran sıska çocuk.
“Ben de Mekteb-i Sultani’de okuyordum gönüllü olarak yazılana kadar. Muzaffer’in sahte para hikâyesini mektepte ki herkes bilir.” Hikâye faslının bitmesinden sonra uzun bir sessizlik çöktü ortamıza. Herkes sessizce geride bıraktıklarını düşünüyordu sanki hepsinin yüzünde bir belirsizlik bir çaresizlik vardı adeta. Kim bilir hangi hayallerinden vazgeçip de vatan uğruna yollara düşmüşlerdi? Etrafımızı saran ve bize geride bıraktıklarımızı hatırlatan bu sessizliği sonunda içlerinden birisi bozdu. Son derece içten ve kaybolmuş bir ses tonu ile sordu sorusunu genç adam.
“Sizce kazanacak mıyız savaşı?”
Hepimizin merak ettiği lakin umduğu cevabı alamamaktan korktuğu bu soru ne denli zalimdi. Koca ulusları korkutup köşelerine hapsetmeye nasıl da muvaffak olabiliyordu.
“Kazanmak zorundayız.”
“Karşı blok bizden hem güçlü hem de kalabalık.”
“Sanki tüm Akvam-ı Beşer bir olmuş bir kaşık suda boğmak istiyor bizi.”
“Bir harp bitiyor öteki başlıyor. Sanki ölüm etrafımızda kol geziyor.”
“Hepsi Devlet-i Aliye’yi bu hale getirenlerin suçu.”
“Kim onlar azizim, kim? Kendilerine İttihat-Terakki diyen ülkenin kaderi ile bir oyuncak gibi oynayanlar mı? Her geçen gün gücünden kudretinden bir parça kaybeden ve tebaasını bu vaziyete mahpus eden padişah mı? Yoksa hep ikili oynayan çıkar menfaat peşinde koşan, padişahın etrafını kuşatmış o yalakalar mı? Kim suçlu kardeş? Kimden hesap soracak bu millet? ”
“Tamam, kardeş sakin ol. Elbet bir gün biz de millet olarak söz alıp hesap sorabileceğiz ama o gün bu gün değil. Önce küffarı hudutlarımızdan kovmalı.”
“Bu savaşı kazansak bile bu son savaşımız olmayacak emin olun. Koskoca cihan devletinin ekonomisini yerle bir ettiler. Sokaklar evsizlerle evler açlarla dolu artık. İnsanlar çarşı pazara çıkamaz oldu, enflasyon aldı başını gitti. Sizlerde biliyorsunuz bu gerçekleri. Hepimiz bu ülkenin en iyi mekteplerinde tahsil görüyorduk daha birkaç güne kadar. Bu acı gerçekleri görmemeniz için kör olmanız gerek.”
Son konuşan gencin bu haklı ve etrafında ki herkesin içinde bir şeyleri uyandıran konuşması beni de etkilemişti doğrusu. Bana Salim’i hatırlatmıştı, tıpkı onun gibi konuşuyor onun gibi resmin bütününe bakıyordu. Fakat onun aksine buradaydı ve bizimle cepheye gidiyordu. Salim’e tüm söylediklerinde hak veriyordum fakat bir şeyi değiştirmek için önce onu kurtarman onu koruman gerekirdi. Salim de bu konuda bana hak veriyordu şüphesiz lakin o da tıpkı benim gibi bir risk alıp, kalmayı ve savaş sonrası ülkenin ihtiyaç duyacağı tahsilli kişilerden birisi olmayı seçti. Beni buralara kadar getiren kararlılık onu orada tutmaya yetti. Umarım ikimizde doğru olanı yapmışızdır.
“Görüyoruz lakin elden bir şey gelmiyor şimdilik. Öncelikle dışarıdaki düşmanı içeriye sokmayacağız sonra elbet içeridekilerin icabına bakarız. Her şeyin bir sırası var değil mi?”

Görevli subayın gönüllüler ile işi bittiğinde toparlanıp hazırlanmamız için çaldığı uzun boru ile birlikte belki de sabaha kadar sürecek olan bu tartışma bir süreliğine de olsa rafa kaldırıldı. Daha bir gün önce bu saatlerde vedalaşmak için gittiğim Mekteb-i Sultani’nin Grand Cour’unda Salim ile yine bu konuları tartışıyorduk. Cepheye gitmek için yola çıkmadan önceki son 24 saatimde pek bir şey değişmemiş meğer. Salim ile başlayan tartışma şimdi başkaları ile devam ediyordu. Herkes aynı belirsizliğe hapis, herkes aynı endişe yumağından kurtulmaya çalışıyordu. Kim bilir kaçımız geri dönebilecek bu tozlu yollardan? Kaçımızın bir mezarı, başında ise bir taşı olacak? Kaçımızın ömrü sevdiğini bir kere daha görmeye yetecekti acaba? Bu soruların cevabını sadece zaman gösterecekti. Girdiğimiz bu yol bize geleceğin ne kadar kıymetli olduğunu gösterirken umarım geleceğe de geçmişin ne denli değerli ve elde etmesi zor esaslar üstüne inşa edildiğini gösterir. Belki bizler o geleceği göremeyecektik lakin gelecek geçmişte yapılan bu fedakârlıkları, geride bırakılan sevdaları, hayalleri, umutları hatta geride bırakılan tüm amansız korkuları bilecekti, bilmeliydi. Ancak bu şekilde kanımızla sulanan topraklar bize mezar, o topraklarda yetişen her bir fidan başımıza mezar taşı olabilirdi. Ancak bu şekilde geride bıraktıklarımız geceleri sabahı görebilir, doğan güneş ile göz yaşlarını silebilirdi. Gelecek bizi, bu toprakları, burada yaşanan her bir saniyeyi, her bir saati bilmeliydi. Birileri bunu anlatmalı, yazmalı, söylemeliydi. Belki Salim gibi savaşı kazanacağımıza gözü kapalı inanıp kendini, geleceğini, hatta milletinin geleceğini bu olasılığa bağlayıp zar atanlar yazacaktı. Belki de bu topraklardan, bu metal ve kan harmanından sağ çıkmayı başarıp geriye dönebilenler yazacaktı. Ama elbet birileri yazacaktı bu kıyameti…


Sort:  

Kaleminize sağlık. Bi burukluk oldu bende bittiği için. Yeni serilerinizi merakla bekliyorum.

Teşekkür ederim :)

çok güzel eline sağlık @monomyth :)

Teşekkürler, beğenmenize sevindim :)

Eline sağlık. Yazının tamamını tek seferde okunmasını tavsiye ederim açıkcası daha çok etkilendim. Bu tür yazıların devamını beklerim. Umarım emeğinin karşılığını alırsın ayrıca bu kadar emeğe bu kadar az destek bence çok garip!

Teşekkürler, zamanla yazar ve yazı çeşitliliği arttıkça destekler de artar diye düşünüyorum.

Coin Marketplace

STEEM 0.04
TRX 0.33
JST 0.078
BTC 62081.79
ETH 1631.74
USDT 1.00
SBD 0.40