BİR GEZGİN İKİ DİLSİZ

in tr •  22 days ago

Bundan yaklaşık üç sene önce o zamanlar 23 yaşında olan bir gençle karşılaştım. Ben, Ağrı'dan Doğubayazıt'a araba ile yolculuk yapıyordum, O ise bisikletle. Uzunca bir yol, 110 kilometre. Yolun ortalarında sayılacak bir yerde; İpek Geçidi. Rakım, 2025 ve bisiklet ile devam edebilmek için çok zorlu bir yokuş. Bisikletten inmeden yokuşu çıkmaya çalışıyordu ve gri tişörtünün sırtı sırılsıklam olmuştu terden. Tabi ki bundan büyük zevk alıyordur muhakkak. Bunun için çıkmıştır yola, değil mi? Yine de bu zor yokuşu bisikletle geçemeyeceğini biliyordum. Bisikletten inip devem etse de çok yorulacaktı.

Tabelaya bisikletle ulaştıktan sonra bayram yaşayacak ve her bisiklet yolcusunun yaptığı gibi fotoğraf çekecekti. Ben onu arabaya aldığım için bunu yaşamadı tabi. :) Ama arabaya binmesi gerçekten zor oldu.

Şu an adını hatırlamıyorum 23 yaşındaki gencin. Yokuşun en zorlu yerindeydik durdum ve ona elimle, kolumla içeri gelebileceğini anlatmaya çalışarak seslendim:

Kam, kam.

Bu şekilde seslendiğime ben de inanamadım; ama olan oldu artık. Kıt İngilizce ile çocuğu nasıl ikna edeceksin... İkna olmaması normal çünkü saçı başı karman çorman, simsiyah giyinmiş bir tanımadığın adam seni arabasına davet ediyor... Mümkün değil güvenmezsin. İşte bu genç de güvenmedi. Bense inatçıyım. Bu yokuşta durduysam binecek arabaya. Başka yolu yok. :)
Bir şeyler söylüyor ama anlamıyorum. Anladığım kısım şu:

Tenk yu. Ay, ay; hmm, ay ken rayd riili.

"Riili miili bilmem ben. Bineceksin. Nefes nefesesin, konuşamıyorsun olum."
-tişörtüne dokunuyorum- "Sırılsıklam olmuşsun. Bin şu arabaya gidelim hadi."

Bagajı açtım ve bisikletini aldım. Çocuktan artık ses çıkmadığına göre kabul etti, diye seviniyorum. Seviniyorum; ama bisiklet bagaja sığmıyor. Eviriyorum, çeviriyorum, yok; sığmayacak. Arabamı kirletecek ama yapacak bir şey yok. Arka koltuğu indirdim aşağıya bagaj böylece genişlemiş oldu. Az daha zorlayarak bisikleti sığdırdım. O sırada bir şeyler mırıldanıyor; ama benim umurumda bile değil, anlamıyorum zaten. Bagajı kapatıp arabaya geçtim. Çocuk binmekten hâlâ çekiniyor ama çaresiz, bindi. Oh dedim.

Ah, ay em, oh tenk yu veri maç.

Teşekkür ediyor; maç falan. Benim A2 seviyem var. Kursa gitmiştim, belgeyi almıştım; fakat hayatımda sürekli İngilizce konuşan yok ki geliştireyim. Bir şeyler yuvarlayabildiğimi fark edince sevincim onun arabaya binmeyi kabul etmesiyle ikiye katlandı. İnanır mısınız bilmem çünkü ben bile inanamadım, adamın kim olduğunu, nereden geldiğini, nereye gideceğini, ne kadar süredir yolda olduğunu, vejetaryen olduğunu, sadece ekmek yediğini, Ağrı Dağı ile Tendürek Dağı'nı karıştırdığını hatırlayamadığım bir çok şeyi konuştuk.

Neyse, 23 yaşındaki gencimiz Çek Cumhuriyetinden yola çıkmış. İki aydır Türkiye'de bisiklet sürerek yolculuk ediyor. Doğubayazıt'ta iki gün kamp yapacak. İki günün sonunda İran'a geçecek ve orada bir hafta kaldıktan sonra asıl hedefi olan Hindistan'a geçecek. Orada ise 21 gün kalacak.

agridagi-dha2.jpgKaynak

Doğubayazıt'a yaklaştıkça tepesinden görünmeye başlayan Ağrı Dağını görünce ağzı açık kaldı. Bu deyim o kadar güzel oturdu ki gerçekten ağzının açık kaldığını gördüm. Şaşırmıştı. Ağrı Dağı bütün olarak ortaya çıktığında ise bir haykırışla söze başladı:

Vaauu! Edım, viç diz iz, aaa ay, tink diz iz Tindurek. Em ay rayt?

Garibim Tendürek Dağı ile Ağrı Dağını karıştırdı. Ben Agri Dagi şeklinde teleffuz etmeye çalışsam da nafile. Homurdanarak arkaya attığı çantasına uzandı ve içinden bir harita çıkararak bana gösterdi. Tendürek Dağını gösteriyordu ısrarla. Haritada Mount Ararat diye kocaman görünüyor halbuki. Gösterince yanlışını düzeltmiş olduk ve yola devam ettik bir süre.

Sessizlik...

Yaklaşık 10 dakika hiç konuşmadık. Sadece Ağrı Dağını izliyordu. Ben de rahat bıraktım. Kim bilir neler düşünüyordu. Bu arada Doğubayazıt'a iyice yaklaşmıştık ve şehir girişinde görev yapan polislerin kimlik kontrolü yapmaları için durduk. Polis, kafasını camdan içeri sokarak beni görmezden gelip turist arkadaşıma odaklandı ve bir süre alaylı bir edayla ona baktı. Ben iyice gülmeye başlayacakken sordu:

Ne kadar para alacaksın bundan?

Para mı? Aklıma hiç böyle bir şey gelmemişti. Benim yaptığım yolun yarısını tamamlamış olmasına rağmen yaklaşık 60 kilometreyi bisikletle seyretmek zorunda olan birine yardım etmekti. Para almak için bindirmediğimi söyleyince polis, bana inanmadı doğal olarak. Arabanın arkasına gitti. İçeri baktı. İçerde koltuklarımı kirleten bir bisiklet vardı. Tekrar öne geldi ve turiste seslendi:

Pasport pasport!

Çocuk aceleyle çantasından pasaportunu çıkarırken ben de korkmuştum aslında bu noktada. Pasaportu olmasaydı beni asla bırakmayacaklardı biliyordum. Neyse ki çocuk pasaportu çıkarıp uzattı. Adam pasaportun sayfalarını hızlıca çevirerek kontrol etmiş oldu. Bana, hiçbir karşılık beklemeden bunu gerçekten arabana nasıl alırsın gibi sinir sinir sorular sordu. Ben de hümanist cevaplar vererek adamı inandırmaya çalışıyordum. Ben insancıl konuştukça adam daha çok soru sormaya başladı:

Nereye gidecek bu sorsana. Nereden gelmiş?

Halbuki pasaporta bakmıştı. Bozuntuya vermeden daha önce sorup öğrendiğim için tek tek söyledim her şeyi. Ben konuşurken adam pis pis bakmaya devam ediyordu çocuğa. İster istemez tereddüt etmiştir çocukcağız. Sanırım ben de arada dönüp ona bakarak konuştuğum için iyice korkmaya da başlamıştır.

Bunu İran'da öldürürler oğlum. Söyle gitmesin İran'a.

Şimdi bunu nasıl söyleyeyim çocuğa. Hayır İngilizcesini bilmediğimden değil, böyle bir şeyi duyduktan sonra çocuk gider mi İran'a sizce? Çocuğa dönüp adamın iyi niyetle önerilerde bulunduğunu böyle bisikletle giderken yollarda dikkatli olmasını istediğini filan gevelemeye başladım; ama polis benim tam olarak onun istediği şeyi söylediğimi düşündü ki eliyle tabancayı tutar gibi yapıp:

Gun gun

dedi. "Abi ben dikkatli olmasını filan söylüyordum. Çocuğa giderse öleceğini niye söyleyeyim? Söylersem çocuk hem gitmez hem de korkudan arabamda ölür." dedim. Adam bana dönüp: "Ölmez ölmez. Buraya kadar gelip ölmemişse bundan sonra da ölmez. Korkmuş mudur sence? Tamam gidebilirsin, yolda anlat buna iyice tamam mı?" dedi.

Ne diyeyim şimdi? Trafiği de hesaba katarsak yaklaşık 10 dakika daha merkeze kadar yolculuk ettiği ve yolculuk sırasında olanları açıklamaya çalıştım. Çocuk anlıyordu sanırım beni. Kesin yolculuğu boyunca bizim gibi onlarca insanla karşılaşmıştır. Yine de yoluna devam ediyordu işte. Benim en çok istediğim şeylerden biriydi onun gibi serbest ve kaygısız yolcuk etmek. Ama biz yapamıyoruz değil mi? Yoksa korkuyor muyuz? Paramızdan mı korkuyoruz? Oysa Çocuğun sadece ekmek alacak parası vardı. Nereden mi biliyorum? Onun için isterse tanıdık bir otel ayarlayabileceğimi söyleyince otelde kalacak parasının olmadığını söyledi ve fırında sadece bir ekmek alıp İshak Paşa Sarayına çıkacağını söyledi.

Ulan çocuk senin kadar olamıyor bir çoğumuz diye defalarca içimden geçirerek çocuğu saray yolunda bir ekmek fırının yanında indirdim. Ben bisikletini indirirken o çantasını karıştırıyordu. Bisikleti arabadan indirip ona teslim ettiğimde elinde bir kitap vardı. Bana uzatarak şöyle dedi:

Aah! Tenk yu veri maç. Yu ar e guud men. End, end ay vant to giv yu diz, gift.

Gülümsüyordu. Kitabı aldım ve teşekkür ettim. İshak Paşa Sarayında bir kamp yeri olduğunu ve orada geceyi geçirebileceğini söyledim. Kafa selamı vererek gösterdiğim fırına doğru gitti. Ben de ağzım kulaklarımda arabayı yakın bir yere park ettim ve çıkıp gittim. Kitabın bir fotoğrafını çekip size göstermek istedim; fakat şu an evde olmadığım için yapamıyorum. İnce bir kitaptı ve içinde sanırım mitolojik öyküler vardı. Kitaptaki görsellerinden öyle anlaşılıyordu. Okuyamadım; İngilizceydi. :)

@sahinadm

Authors get paid when people like you upvote their post.
If you enjoyed what you read here, create your account today and start earning FREE STEEM!
Sort Order:  

Eğlenceli bir anıymış :)
Helal olsun arkadaşa. Umarım başına bir şey gelmeden istediklerini yapmıştır.

·

O memur gibi birileri ile karşılaşmışsa bilemem. :D

valla anı mı çok güzel sen mi güzel anlattın bilmiyorum ama iyiymiş :) Turist arkadaş zaten gideceği yerler hakkında ön araştırma yapmıştır ya, iran!a da gitmiştir bence

·

Bence de gitmiştir. Ama yaşayarak öğrendiği çok şey olmuştur bence.

Ulan araştırırken bunlar yazmıyordu.

:D

Bir gezgin iki dilsiz

Ve her lisan da samimiyet, çok güzel yüreğine sağlık...

·

Samimi olunca dilin pek önemi kalmıyor. Benim gibi geveleyerek de anlaşabilir insanlar. :)

Teşekkür ederim hocam.


Bu yazı Curation Collective Discord Sunucusunda küratörlere önerilmiş ve manuel inceleme sonrasında @c-squared topluluk hesabından oy ve resteem almıştır.
This post was shared in the #turkish-curation channel in the Curation Collective Discord community for curators, and upvoted and resteemed by the @c-squared community account after manual review.
@c-squared runs a community witness. Please consider using one of your witness votes on us here

yorumda bahsettiğin bu anıyı iyi ki anlatmışsın, sanki benim başımdan geçmiş gibi gülümseyerek okudum:)
olaylar, konuşmadan anlaşmaya çalışmalar bana çok sevdiğim 'iki dil bir bavul' filmini çağrıştırdı. 🙆‍♀️

·

Aaa evet o film de vardı.

Ben de eğlenerek yazdım. :)

Yorum için teşekkür ederim.

Çok güzel bir anı okudum. Türk misafirperverliğinin güzel bir örneğini yaşatmışsınız genç gezginimize. Yüreğinize sağlık. İngilizceniz çok iyi olmasa da yüreklerinizle anlaşabilmeniz de taktire şayan doğrusu 😊

·

Teşekkür ederim. :)