Evlat - Dördüncü Bölüm
Kitaba devam ediyoruz...
Yere yağmur damlalarının çarptığı, arabaların etraflarına su fışkırtarak gittiği bir geceydi. Üniversitenin reviri iki katlıydı ve biz ikinci katındaydık. Makinenin çıkarttığı biplemelere gerek yoktu çünkü ben kızın kalbini duyabiliyordum. Sağlıklı kalp atışlarına sahipti.
Tabii doktorlar benim duyduklarımı duyamıyordu. Başındaki yarayı beyaz bandajla sarmışlardı. Normalde beline kadar uzanan bakımlı saçları omuzlarından üzerine serpilmiş, dudakları ince, boyu bir yetmiş beşti. Kablolar boynundan göğsüne uzanıyor, kolundaki borudan ise serum damlaları damarına akıyordu. Zayıftı, yani formdaydı.
Gözlerini araladı. Maviydi gözleri. Deniz gibi değil, lacivert gökyüzü gibi de değil, farklı bir derinliği vardı mavinin ama açık bir mavi hiç değildi.
‘’İyi misin?’’ dedim.
‘’İyiyim’’ dedi. Macarca konuşuyordu. Bir an benim anlamadığımdan tereddüt etti, normal olarak.
‘’ Sevindim’’ dedim. Onunla aynı dili konuştuğumu duyunca şaşırmıştı ve göz bebekleri büyümüştü. Mavilik doğanın özene bezene tüm sanatını kullandığı bir renk gibi belirmişti adeta.
‘’Sen Macarca biliyor musun? Nerelisin? ‘’ dedi.
‘’ İstanbulluyum’’ dedim. Kalplerimin çarpışının arttığını hissediyordum; ‘’ Bildiğim dillerden biri’’. Doğrulup, tıpkı benim ilk uyandığımda yaptığım gibi yatağın başına yaslandı. Kolundaki serumun iğnesini ve göğsündeki kabloları çıkartıp makinenin üzerine bıraktı. Elini başına götürdü. Sanki o an acısını hisseder gibi yüzünü buruşturdu.
‘’ Ne oldu bana? ‘’ dedi. Sesi soluk, kısık ama kararlıydı.
‘’ Kütüphanedeyken kayıp düştün. Sanırım benim yüzümden. Çünkü senin çantanın yanındaki kitabı almaya gidiyordum ve gördün. Sonra seni buraya taşıdım ‘’ dedim.
‘’ Teşekkür ederim… Ama kitabı neden bu kadar istiyordun ki? ‘’
‘’ Profesör neler öğrenmeyi istediğimi sordu ve ben de her şeyi deyince kütüphaneye yolladı. Onun kitabını masanın üzerinde görünce heyecanlandım’’ Profesörün kimseye babam olduğunu söylememem gerektiğini tembihlediğini hatırladım bunları söylerken.
‘’ Profesörü tanıyor musun? ‘’ Bunu sorarken bir şey umut etmiş, heyecanlı bir bekleyiş içine girmişti.
‘’Kim tanımaz ki? ‘’ dedim. Soruyu savuşturmak için; ‘’ Biraz dinlenmeye çalış, ben dışarıda olacağım’’
‘’ Gerek yok, iyiyim ben eve gitmek istiyorum.’’ Yataktan kalkmaya yeltendi.
‘’ Bu gece burada kalman gerektiğini söylediler, beyninde bir sarsıntı olabilirmiş’’ ki ben olmadığını biliyordum ama bunu ona ya da her hangi birine söyleyemezdim. Profesör özel olarak sosyalleşmemi istemiş, normal bir genç gibi topluma karışmam gerektiğini söylemişti. Oflaya pofluya geri yattı. İyi geceler dileyip çıktım odadan, o her şey için teşekkür ederim derken.
Sabah güneşi etrafa ışık saçmaya başladıktan birkaç saat sonra kütüphane görevlisi kapıyı açtı ve beni içeride görünce şaşırdı. Profesörün izniyle araştırma yaptığımı söyledim.
Çaresiz kalmış gibi bir şey söylemeden danışma masasının arkasına geçti ve her gün yaptığı monoton görevlerine başladı. Bilgisayarı açtığını duyabiliyordum çünkü resmen uçak motoru gibi ses çıkartıyordu. Dikkatimi çektiğini anlayınca;
‘’ İlk başta böyle açılır sonra düzeliyor’’ dedi utangaç bir ses tonuyla. Bir sakıncası olmadığını belirtmek amacıyla yavaşça gülümsedim ve kafa salladım. Yanıma geldi;
‘’ Yirmiden fazla tuğla kalınlığında kitabı bir gecede mi araştırdın? ‘’ dedi masadaki kitaplara bakarak.
‘’ Aslında yirmi sekiz tuğla ’’ dedim. ‘’ Toplaması sizin için uzun sürecekse yardım edebilirim?’’
‘’ Teşekkürler bu benim işim’’ dedi. Arkasını dönüp gitti ve ben de elimdeki son kitabı daha öncekilere yaptığım gibi hızlıca sayfalarını çevire çevire okudum ve masanın üzerine bırakıp çıktım. Tüm insanlık tarihini, felsefeyi, resim ve müziği, sporu, mimariyi, psikolojiyi ve sosyolojiyi okumuştum. Yani insanların uydurduğu diyebileceğim bilimleri ve bilgileri. Fizik teorileri, tıp, biyoloji ve kimya gibi doğanın bilimlerini ve geri kalanları sonra okuyacaktım. Nedense kitapları raflara değil masalara bırakmamız için yazılar asmışlardı. Sanırım insanlar karıştırıyordu, çıkarken ilgimi çeken buydu.
Kütüphaneden çıkıp kantine gittim. Henüz açılmamıştı.
Temizlikçiler erkenden gelmiş, üniversitenin koridorlarında işini ezberleyen karıncalar gibi bir oraya bir oraya gidip duruyorlardı.
Dünkü kazadan ötürü kendimi kötü hissediyordum ama beynimi kontrol etmeyi, yani normal insanların birazcık daha üzerinde seviyeye indirmeyi tamamen öğrenmiştim ki bu da beni mutlu ediyordu. Artık başım ağrımıyordu. Revire doğru yürümeye başladım.
Bahçeden geçip revirin binasına geldim ve içeri girdim. Csilla’nın odasına sessizce girip, yatağın yanındaki koltuğa oturdum. Elimde bir kalem ve kağıt resmini yapmaya başladım. Odaya giren güneş ışığının huzmelerinin yere çarpışını, yatağın yaylarının sıkıştığını, dün gece çıkardığı ama muhtemelen o uyurken geri taktıkları kalp atışını ölçen cihazın kablolarını, gördüğüm her şeyi kağıda döktüm.
Ders bitiminden sonra spor salonuna uğradım. Kitaplarda yazan şeylerin pratiğe dökülmüş halini görmek istiyordum. Salonda iki takım eşleşmiş, basket maçı yapıyordu.
Ayakkabılarının parke zeminde çıkarttığı gıcırtılar yankılanıyordu. Tribünlerde ise birkaç kız maçı izlerken sohbet ediyor, muhtemelen hangi çocuğun daha yakışıklı olduğunu konuşuyorlardı.
Ön sıralardan birine oturdum.
Yeşil fosforlu formayı giyen takım çok sert defans yapıyordu. Üniversitenin basketbol takımında olduğunu tahmin ettiğim üç kişi ise ne kadar sert defans olursa olsun faul almayı başarıyorlardı. Bu da karşı takımın sinirini daha çok bozuyordu.
Kirli sakallı, üç numara saçlı biri üçlük atmayı denedi, top çembere çok sert çarptı ve benim oturduğum yere geldi. Topu aldığımda herkes bana bakıyordu ve ne yapacağımı şaşırmıştım, göz bebeklerim büyümüştü.
Potaya atacak gibi kaldırdım. Sahadaki tüm çocuklar gülmeye başladı.
‘’ Oradan atarsa oynamayı bırakıyorum’’
‘’ Yirmi lirasına bahse varım atamaz’’ dedi diğeri. Arkalarından başka bir çocuk yanındakine;
‘’ Atarsa akşama biralar benden’’ dedi.
Aslında çok uzak sayılmazdım. Çember ile aramda on sekiz metre kırk iki santim vardı. Gözlerimi kapatıp salonun üst camından esen rüzgarı, topun ağırlığını, yer çekimini ve fırlatmam gereken açıyı… Çok fazla değişken vardı.
Saniyenin altıda biri kadar bir sürede hepsini hesaplayıp, attım.
Basket olmuştu.
Salonda bir anda vaay diye bir ses yükseldi. Birkaç kişi alkışladı ki, bu beni mutlu etmişti. Tribündeki kızlar aralarında benim hakkımda konuşmaya başlamıştı.
‘’ Oha! Nasıl attığını gördün mü? ‘’
Az önceki atışı kaçıran çocuğun yanından biri geldi. Çok iyi bir atış olduğunu ve sahaya gelmem gerektiğini söyledi. Birkaç atış daha yapmamı istedi. Diğerlerinin de yüzlerinden biraz daha gösteri istedikleri belli oluyordu.
‘’ Daha önce hiç oynamadım’’ dedim.
‘’Ciddi olamazsın? Ben böyle bir şutu ilk defa görüyorum. Gel hadi’’ dedi. Elini omzuma vurdu ve sahanın içine gitti. Ardından ben de gittim.
Topu bana verdiler ve sahanın tam ortasındaki yuvarlağın içine geçtim. Okuduğum bilgilere göre tam on dört metre uzunluğundaydı.
Attım, basket oldu.
Sonra tekrar attım, tekrar ve tekrar.
Her atışımda etrafımdakiler vayy, vaov gibi sesler çıkartıp birkaç defa alkışlıyorlardı ve her atışımda yarım adım geriye çekiliyordum. İçlerinden bazılarının gergin olduğunu hissedebiliyordum. Sanırım onlardan iyi olduğumu kabul etmek istemiyorlardı, ki ben her şeyde onlardan iyiydim.
Kalp atışları diğerine göre hızlı olan, yani bana top gelmeden önceki atışı kaçıran, üç numara saçlı, kirli sakallı çocuğa döndüm.
‘’ Yarışa var mısın? ‘’ dedim.
Bunu sanki bir savaş teklifi gibi gördüğünü, kaşlarının çatıldığını ve dudaklarını sıktığını fark ettim. Sinirliydi. Bir an için etrafındakilere baktı, derin bir nefes aldı ve;
‘’ Kaybeden herkese yemek ısmarlar.’’
Elini beline koydu. Sahada kaç kişi olduğunu saymak için tarar gibi başımı çevirdim;
‘’ On dört kişi’’ dedim. Tribündeki üç kızı da saymıştım. Tamam deyip üçlük çizgisine geldi.
İlk atışını yaptı. Basket.
Sıradaki atış benimdi, artık alışmıştım, basket.
Sonra tekrar o ve tekrar ben.
Bir süre eşit gidiyorduk ama yedinci atıştan sonra kaçırdı.
Eğer ben atarsam, herkese yemek almak zorundaydı. Sesleri görmezden geldim, kendi aralarında konuşan oyuncuları, camdan gelen araba kornası sesini, çocuklardan birinin bizi izlerken top sekme sesini, konsantrasyonumu topladım ve attım.
Basket.
‘’ Bence çok yakışıklı’’
‘’ Saçmalama sadece Murat’ı yendi diye beğeniyorsun’’
‘’Hayır ciddiyim, saçları çok bakımlı ve vücudu da fit. Dişleri bembeyaz, iddaaya girerim diş ipi kullanıyordur’’
‘’ Tamam Merve tamam. Şimdi de bu çocuğun peşine mi düşeceksin?’’
‘’ Bilmiyorum’’ pizzasından bir ısırık daha aldı.
Fısıldaşarak konuşuyorlardı, masadaki herkesi duyduğum gibi onları da duyabiliyordum. Dikkatimi sadece bu alana vermiştim, yan masayı yok sayıyor, oradan gelen sesleri bloke ediyordum. Yeni arkadaşlar edinmek hoşuma gitmişti. Özellikle basketbol takımının tamamı. Hepsi iyi çocuklara benziyordu, biri hariç. Murat. Onunla oynamadan önce de, oynarken de sinirliydi ve şimdi hiç konuşmuyor, masanın diğer ucunda sinirli bir şekilde önündeki pizza dilimine bakıyordu. Bir an düşündüğü şeyleri bilmek istedim.
Beyin milyonlarca nöron hücresinin birbirine binlerce bağlandığı sistem, ayrıca tüm vücudu yöneten değerlendiren ve denetleyen bir organdı. Profesörün dediğine göre, ki ben daha biyoloji kitaplarını okumamıştım, beynimi verimli kullanmayı öğrenirsem dün sabah olduğu gibi elektriği ve maddenin içindeki tüm iyonların yüklerini kontrol edebilirdim. Suyu kristalleştirebilir, lambaların parlaklığını arttırabilir, nesneleri oynatabilirdim. Ama şu anda konu bu değildi, hesabı ödeyip diğerlerinin gitmesini bekleyen ve beni pizzacının arkasına çağıran Murat’tı.
‘’ Ne sanıyorsun lan sen kendini? İki basket attın diye eski sevgilimi, takım arkadaşlarımı çalabileceğini mi sandın? ‘’
‘’ Ben kimseyi çalmaya çalışmıyorum’’ Korkuyordum, kalplerim yerinden çıkacak gibi atıyor, başım zonkluyordu.
‘’İlgi odağı mı olmak istiyorsun?’’ dedi ve sesi çok sinirliydi.
‘’ Bir şey istemiyorum.’’ Duvara sırtımı yaslayıp sinmiştim.
‘’ Çocuk kandırma. Bakalım kavgada da o kadar iyi misin! ‘’
Yüzüme doğru gelen bir yumruk gördüm.
Heyecanlı kalp atışlarım, gergin kaslar.
Yoldan geçen arabaların motor sesi kesilmişti.
Nefesimi hissedebiliyor ve karnıma başka bir yumruk yiyordum. Daha fazla nefessizlik.
Sonra saçlarımın arasında hissettiğim parmakları ve hızla burnuma yaklaşan kaslı bir kafatası gördüm.
Kırılmanın verdiği acı.
Hiçbir şey yapamıyor olmanın verdiği korkmuşluk, karnımda hissettiğim bir diz darbesi ve yere kapaklanışım.
Göğüs kafesime sert bir tekme yedim ve iki kaburgam kırıldı.
Burnumdan akan kanın genzime kaçışı, demirli ve tuzlu tadı ve ardından çınlayan bir sessizlik…
devam edecek... Bu arada... Eğer okuyorsanız yorum yaparsanız çok sevinirim :)
5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri kanununa göre tüm hakları bana aittir.

Bu kitabı bitirmelisiniz gerçekten güzel bir anlatım sondaki kavga sahnesi gözümde canlanmakla beraber, sanki o dayak darbeleri gerçekmiş gibi ayrıntılı acıyı yansıtarak yaşatmışsınız ellerinize sağlık.😊
Çok güzel bir hikaye olduğunu söyleyebilirim :) Özellikle bir yere takıldım. Ve bu yere takıldığım için yaklaşık 2 saatimi harcadım diyebilirim :D
Bu kısım bana o kadar tanıdık geldi ki bu yüzden 2 saatimi harcadım işte :D
Kyle XY diye hayatımda en sevdiğim dizilerden birinde geçen bir hikayeyi hatırlattı. Bu yüzden tüm sezonu tekrar taradım. Bu gibi bir cümle duymak için. Bu değil fakat benzer bir cümle duydum oh be dedim :D Ellerine sağlık
Kyle XY ile olan benzerliğini ilk bölümde anlamalıydın aslında :D ben de oradan jaimie alexander 'a hasta olmuştum :D
Merhaba @captainsailor,
Yazınız @trdaily tarafından otomatik olarak seçildi. Ve @trdaily curation trail'i takip eden
@emrebeyler hesabından da oy aldınız.
@trdaily curation trail'e bu adresten katılabilirsiniz.
Yine görüşmek üzere! :)
Bence de devam, tasvirler tam yerinde 👍
Tebrikler! Paylaşımınız TRListe kurallarına uygun görülmüş olup, günün seçilen yazıları arasında yerini aldı!
Günün seçilen yazılarına buradan ulaşabilir, trliste curation traile nasıl katılacağınızı buradan öğrenebilirsiniz.
Eğer, bizimle iletişime geçmek isterseniz Steemit Türkiye Discord Kanalından bizlere ulaşabilirsiniz.
👍
Elinize sağlık 👍
Burası çok tanıdık geldi, bütün üniversitelerin kütüphanelerindeki bilgisayarlar böyle uçak motoru gibi demek ki :) Bizimki de öyleydi. Ve memur hep bıkmıştır, o kadar kitabın içinde nasıl sıkılır anlam veremezdim.
@trliste için tebrik ederim :)
steemit sayesinde elime kitap almazken şimdi katılımcıların yazdıkları arkası yarın kuşağı gibi bekleyerek takip ettiğim yazıları okuyorum. yorumum ne diye soracak olursan; konusu güzel ama beynini tam kapasiteyle kullanan birinin yapabileceklerini hayal etmek dersen gerçekten kolay olmayacak gibi duruyor. buna yakın olmasa da lucy diye bir film vardı izlemişsindir. kadın beyninin yüzde yüzünü kullanıyordu ama beyaz perde bile buna yetersiz kalıyordu. beyaz perde romanın tüm temasını kopyalayamaz bunu kabul ediyorum. Roman bu konuda hayallerin sınır kabul etmediği bir ortam. sana bu sınırsız alemde başarılar dilerim. bilim kurgu bu tarz hikayeleri de sevdiğimden serinin devamını merakla bekliyor olacağım. sadece bir merak ve talep dersen; hikayenin tamamını kafanda kurup kurmadığın, talep ise ilerleyen zamanlarda çok farklı bir oluşumun filizlerini buradan atman. hikayeni sıradanlıktan uzaklaştırmak adına. tekrar başarılar ve teşekkür.
Hocam zor bir topa girmişsiniz ve gerçekten iyi idare ediyorsunuz. Fakat istemsiz yere insanın kafasında farklı muhtemel senaryolar oluşuyor. "Bence beyni öyle çalışsa şöyle olurdu" gibi. Fakat bunun ötesine geçmeniz imkansıza yakın. Ben seriyi beğeniyorum ve devamını bekliyorum. Tebrik ederim:)